bütün dün


bugün bütün gün aklımdaydın ve bütün dün. muhtemelen bütün yarın da olacaksın ve belki yarından sonra da. çarşamba? acaba çarşambayı görür müyüm? ya sen? ortalama 70 sene yaşadığımız şu ömrün kaç gününü dolu dolu geçiriyoruz ki? oysa seninle dolu dolu geçirmek isterdim. sindirilecek konular işte. kıraathanelerinin avluları yılbaşı için süslenmiş sokaklar gibi ve nefeslerimiz soğuğu ısıtırken buharlaşırmışçasına ya da fırından taze çıkmış bir ekmeği poşete koymaya kıyamazken, sıcağı buhar, buharı hamur yapmasın diye. sesini duyar gibiyim, oysa ne kadar konuştuk ki? saat de geç olmuş biliyor musun, farkına varamadım. zaten kasaptan köfte almaya bile vaktinde giden ben, kendime hiç vaktinde varamadım. kendime de bir türlü alışamadım. garip bir adam aslında. biraz ağırıma gidiyorum. eteğimdeki taşlar, gözlerimdeki yaşlara denk değil. acaba nasılsın? Nazım Hikmet’in Tahir ile Zühre’sindeki gibi, mesela denerken damarlarında bir serumu, ölmek ayıp olur mu? gözlerime bir iki damla yaş ver, yoluna döksem çabuk gelir misin? belki de hiç gelmezsin. iyi misin? basit soruların keskin sadeliğinde kaybolmayalı yıllar oldu. yıllar oldu sevmeyeli. yeniden? belki bir gün. ruhumu neşelendirdin. hoş da gelmiştin, iyi de olmuştu. yine kendime kaldım. seni güzellemek için düşündüğüm tamlamaların arasında uyuyakalmışım. beni affet ve de kurtar. zaman yarın değil. bugün ya varım ya yarım. bir Nisan yağmuruyum, yok başım ve sonum.